"kÜÇÜK şEYLER"

KÜÇÜCÜK ŞEYLER Barış Acar “Küçük şeyler” üzerine düşünmenin çeşitli zorlukları var. Dilsel alışkanlıklarımızdan başlayarak “şey” kavramının tanımlanmasına dek uzanan, ölçek sorununu, kıyasın olanağını, bir şey olarak sanatın varlık biçimini konu alan farklı derecelerde güçlükler bunlar. “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya” diyor şair; oradan başlayalım. Kalın fırçalarla çizilmiş bir dünyada ince şeyler hep gözden kaçıverir. Küçük küçük çalışılmış detaylar izleyicinin dikkatini ister. Resimde boyanın eriyişi, tiyatroda ışığın dansı, müzikte suslar, sinemada arkaplanda geçip gidenler, dikkat edip seçemesek de, dokuyu asıl kuranlardır. Küçük şeyleri görüp durmak, onunla vakit geçirmek gerekir. “Küçük”lüğü Yetmezmiş Gibi Bir De “Şey” Bu anlamda “Küçük Şeyler”in hiç değilse iki önemli problemi var: “Küçük” olması ve “şey” olarak tanımlanması. “Küçük” tanımlamasındaki en büyük problem “başka bir şeye göre küçük” ya da “bir şeyin küçüğü” imasını dilsel olarak içinde taşımasından gelir. Nietzsche’nin izinden giderek söyleyecek olursak, karşıtlıklar üzerinden düşünmeye alışmıştırılmış bir kafa hiçbir zaman kendi istencini ya da gücünü bulamayacaktır. Kendisini daima bir başkasına göre kıyaslayarak bulduğu için tepkisel olacak, bu ise, en hafifinden, karşısındakini güçlendirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Büyüğün küçüğü, güçlünün güçsüzü, başarılının başarısızı olacaktır. Farkına varılmadan da olsa yapılan bu kıyasın kendisi iktidar üreticisi konumuna gelmiştir ve işin kötüsü böylesi bir denklemden sağlıklı olarak çıkmak mümkün değildir. Böyle olduğunda örneğin küçük resim, büyük ve orijinal olanın bir eskizi, taslağı olmanın ötesine geçemeyecektir ya da, en fazla, henüz büyümemiş ve büyüyerek olgunlaşacak, gelişecek kategorisine defedilerek zavallılaştırılacak, içinde taşıdığı cevher evcilleştirilerek himaye altına alınmaya çalışılacaktır. Sanatçıların dehalarıyla dolu olan eskizler, not defterleri, kolajlar, yüksek değerden el değiştirmesi planlanan büyük boyutlu tuvallerin ancak belirtisi olarak addedilecektir. Hiç de garip olmamakla birlikte, bütün sanat piyasası baştan kabul edilmiş bu garabet anlayış üzerine kurulmuştur. Sanat tarihi her fırsatta aksini işaret ederek, boyut olarak küçük tutulmuş işlerin, taslakların, unutulmuş, gözden kaçırılmış ya da yok sayılmış yapıtların önemini ne kadar gösterirse göstersin, piyasa kendi dilini baskın kılmayı bilmiştir. “Küçük şeyler”in varlığı bu yüzden bir kez daha önemlidir. O zaman şu soruyu sormak yerinde olacaktır: Küçük kıyasla anlaşılmayacaksa ondan ne çıkabilir; o gerçekte nedir? 20. yüzyılın parlak zekâlarından, iktidar mekanizmaları üzerine yaptığı çalışmalarla ön plana çıkmış Michael Foucault buna en güzel cevabı çocuklar ve çocukluk üzerine söz aldığında verir. Foucault, çocukluk döneminin büyüklerin dünyası tarafından çizilmiş bir perspektifle sürekli olarak yan alan, ikincil bir konu olarak görülmesine, dışlaştırılmasına karşı çıkar. Çocuk, Foucault’nun terimcesinde, büyümemiş kişi değil, insan olmanın başka bir biçimi olarak tanımlanır: Küçük insanlar. Bu tanımlama bizim için yepyeni bir ışık yakmaya muktedir olabilir. Bir şeyin küçüğü olarak değil, küçük olarak insan olmak bambaşka bir şeydir. Her şeyden önce yüzyıllar boyunca içselleştirdiğimiz bir iktidar mekanizmasını bizim için görünür kılar. Böylece, küçük insanları insanlık adına kontrol etmemiz gereken bir zihinsel dönem, yetersiz ve aşağı bir grup olarak görmek yerine özgünlüklerini keşfedebileceğimiz bir alan olarak yeniden ele alabiliriz. Primitive Art’ın, Art-Brut’ün ya da çocuk sanatının farklı vechelerinin keşfinin sanat tarihine neler kattığını düşündüğümüzde tanımlamaya yönelik yapılmış bu “küçük” girişimin önemi tam olarak anlaşılacaktır. Hatta denebilir ki, bütün modern sanat bu bakış açısının başının altından çıkmıştır. Edebiyat dünyasının Edgar Allan Poe ile “short story”yi ve Hemingway ve ardılı pek çok büyük öykücüyle “short short story”yi bulması bunun örneği değil midir? Kafka, “İmparatorun Habercisi” öyküsünde, yarım sayfada bir romanda anlatabileceğini anlatmaz mı? Beckett’ın küçücük alanlarda, çok az sayıda karakter, dekor ve konuşmayla kotarılmış oyunlarında görkemli bir Faust etkisi yok mudur? Sinemada “kısa film”in yaptığı etkiyi de benzer bir sınıfa sokabiliriz. Sinemaya avangardı ve deneysel ufukları getiren, video sanatına giden yolu açan odur. Son yıllarda “minörlük” olarak anılan ve büyük anlatılara bağlanmadan nasıl varolunabileceğini araştıran söylem de “küçük şeyler” düşüncesinin bir bağlamı olabilir. Ta ki, bu söylemin kendisinin de majör bir varlık kazanarak karşımıza dikilme ihtimalini göz ardı etmeyelim. Bu yüzden serginin düzenleyicileri kavramın İngilizce çevirisi için bana ulaştıklarında “trifles” deyiverdim. “Miniature art” ya da “little thing” falan değil, düpedüz “trifles” olmalı bu başlık diye. Tam da üstünde durmaya değmeyen, fasa fiso, önemsiz öne çıkarılmalı “küçük” tanımında. Keza büyük anlatılara karşı kendini büyük göstermeye çalışmak yerine küçüklüğün altını çizmek gerekiyor kalın kalemlerle. Kabul etmeliyiz, günümüzde bize bir şey anlatacaksa “önemsizin arkeolojisi” anlatacak. Bu yüzden, yapabiliyorsak, “küçük şeyler”i ancak “küçücük şeyler” lehine terk etmeliyiz! “Küçük Şeyler” için diğer büyük problem “şey”lik. Küçük resim değil, küçük heykel, küçük sanat yapıtları vb. değil; küçük “şeyler”. “Küçük şeyler bunlar; üstünde durmaya değmez!” diyenin aslında çok iyi bildiği, “şey”in müphemliği ve küçük de görmeye çalışsa “tanıma gelmez”in olanak barındıran gücü bu ifade de gizli olan. Felsefe dilinde “şey”, nesne haline gelmemiş, nesne edinilmemiş olarak tanımlanıyor. Bir özne tarafından zihinsel olarak üzerine eğilinmediği için müphem kalmış, tanımlanmamış, varolan ama varlığı belirsiz, ifade bulmamış bir alan. Bir yandan dilin kurucu gücüne dikkat çeken bir yandan da, örneğin Kant’ın dilinde, bir şeyin kendisi (dinge an sich) olarak varlığını anımsatarak metafiziğe kapı aralayan bir sözcük “şey”. Nesne edinilmeye açık ama henüz varlık alanına girmemiş, bu yüzden de varlığın durulmuş, sabitlenmiş, iyice tanımlanmış yüzüne karşı “şey”in olanaklara gebe duruşu ön planda. “Oluş”u, akışı, hareketi getiriyor “şey”. Küçük Şeyler Sergileri Küçük Şeyler sergileri, hiçbir şey için olmasa bile, bu soruları yeniden ele almamıza yol açtığı için önemli. Eskişehir’de Güzel Sanatlar’ın gözleri ışık dolu genç sanatçıları ve onlar kadar heyecanlı kalmayı başaran öğretim üyeleri tarafından başlatılan “Küçük Şeyler” sergileri, belki başta koyduğu ufku da aşarak yoluna devam etme gücünü buradan alıyor. Her seferinde bünyesine kattığı yeni sanatçılarla yeni “şeyler” keşfediyor. O şeyleri derleyerek yeni bir “şey” yapma gücünü kendinde buluyor. Küçük oluşunu unutmadan ve küçüklüğünün değerini bilerek yeni öyküler yazıyor, tarihler atıyor. Bu sergilerin bütünlüğü üzerine düşünülebilir mi; tek tek sanatçılar üzerinde durarak ya da işlerin açtığı patikalar izlenerek yeni yollara çıkılabilir mi; emin olamıyorum. “Küçük şeyler”in doğasına aykırı bir tutum olurdu sanki bu. Sergilerin bütünlüğü üzerine düşünmek onun sunduğu puzzle’a olan güvensizlik gibi geliyor bana. Küçük şeylerin parçaları elinizde bir son resim olmadan yapmaya çalıştığınız puzzle gibi. Puzzle olarak onun avantajı ulaşmaya çalıştığınız son resmi bilmemenin güzelliğinde gizli. Tek başlarına geldikleri anlam bütünde olacakları anlamdan tümüyle ayrı olabiliyor; ancak, işin güzel tarafı o ki, bu parçalar ancak yan yana geldikleri parçalarla yerlerini bulabiliyorlar. Tamamlandıkça yeni parçaların eksikliğini duyuran, bitmeyen bir resim çıkıyor karşımıza. Ölçek sorununu şayet bir tablonun eniyle boyunun oranı olarak değil, sanatçının dünyayla olan hesaplaşması olarak alacaksak “Küçük Şeyler”, içinde taşıdığı ileriye doğru atılma, kendini çoğaltma ama bunu da salt kendisiyle yapmama eğilimleriyle bize organik bir skala çiziyor. Varolmanın, soluk alıp vermenin, dünyaya kendini eklemenin skalası… Koskoca insanlık tarihinde hâlâ insan olarak kalmanın ve sanatın küçücük çerçevesi içinde bir başka insanı bulmanın son ölçüsü… Gülten Akın’ın “İlk Yaz” şiiriyle başladık; yine onunla bitirelim: “Bir gün birileri öte geçelerden Islık çalar yanıt veririz.” kÜÇÜK şEYLER Derya Ülker Resim sanatı, evimize hoş geldin! Bir duvarda resim varsa, onu yıkmak zordur; çünkü o, artık sadece bir duvar değildir. Bunu keşfetmiş olan akıl, bayrakları, paranın üzerindeki resmi, pulla- rı, sembolleri vareden aklın öncesidir. Mağara duvarını, bugün dahi atıf yapılacak değerine kavuşturan ve yaşatan, dini, kitlelere ulaştıran, iktidarın ütopyalaştırılmış yüzünü, kale duvarlarında görünür kılan, onu koruyan, sonra da yıkılışını müjdeleyen, “resim”dir. Ritüelleri görünür kılan, tarafları açık eden “resim”dir. Sarayları, kiliseleri kuşatarak, dış cepheleri ve iç dünyaları haykıran, sahibinin sesini ve karşı sesleri taşıyan, giderek evcilleşen, portatifle- şerek, tuvaline kavuşan; burjuva evlerinin, ince zevklerin, tacir rüya- larının, mülkiyetin, yatırımın ziynet eşyasına dönüşen de “resim”dir. İktidarın yeni yüzü olan sermayenin elinde, koleksiyonerleri, yatırım bedellerini, sergileme ve satış alanlarında aracı kurumları var eden; kendi maddi varlığını, plastikliğini yitirdiği noktada dahi, sergileme hakkı ve imgeleri ile hatırı sayılır bir maliyet kalemi haline gelen, yine bizim ömrümüz, konuşma biçimimiz olan “resim”dir. Derken yine duvarlarda bu kez, ısmarlama değil de tabandan bir öfke ve dertle konuşmaya başlayan, yine bizim öteki ellerimizin resmidir. Banksy’nin Londra’sındaki duvarlar, Demir Perde’li Berlin Duvarı ve Filistin sınırını teşkil eden duvar, üzerindeki yaşanmış- lıklarla sadece birer duvar değildir. Bu duvarlar, kolay yıkılamazlar. Çünkü üzerlerindeki, bize olduğu kadar, herkese ait olması gereken “resim”dir. Resim, altındaki duvarın varlık sebebini görünür kılar. Tablo açıktır. Bu anlamda yokluğu dahi birçok şeyi ifade etmektedir. Duvarda boş bir çivi, evin “ruhundaki bir delik” gibidir. Bunu keşfetmiş olan akıl da, resimleri tekelleyen ve kilitleyen aklın evvelidir. Evleri özellikle boşlukla tanıştırır. Duvarları yavan, kitaplıkları büfe yapar. Bu aklıevvelliğe, bizim aklımız ve içtenliğimiz üstün gelmelidir. Sanatın, büyük harfler, tabelalar, altın yaldızlı isimlikler, imzalar, camekanlar, senetler ve envanterlerden çıkış yolu evleri göster- mektedir. Evet, sizin bizim evleri... 20x20 cm ebadında resimlerimiz, duvarların üzerindeki sesimiz olmaya, evlerinize hoş gelmeye, size ilk elden ulaşmaya adaydır. Duvardan duvara 7. yankısıyla çarpıp çoğalarak yayılmaktadır. Sanatın, kültür endüstrisinin ellerinde aldığı şekle karşı duruşumuz, küçük adımlarla yürüyüşümüz, kendimizi ifade alanımızdır kÜÇÜK şEYLER. Derya Ülker

kÜÇÜK şEYLER
KÜÇÜCÜK ŞEYLER
BarışAcar

“Küçükşeyler” üzerine düşünmenin çeşitli zorlukları var. Dilsel alışkanlıklarımızdanbaşlayarak “şey” kavramının tanımlanmasına dek uzanan, ölçek sorununu, kıyasınolanağını, bir şey olarak sanatın varlık biçimini konu alan farklı derecelerde güçlüklerbunlar.
Ah, kimselerin vakti yok
Durupince şeyleri anlamaya
diyor şair; oradan başlayalım. Kalın fırçalarlaçizilmiş bir dünyada ince şeyler hep gözden kaçıverir. Küçük küçük çalışılmışdetaylar izleyicinin dikkatini ister. Resimde boyanın eriyişi, tiyatroda ışığındansı, müzikte suslar, sinemada arkaplanda geçip gidenler, dikkat edipseçemesek de, dokuyu asıl kuranlardır. Küçük şeyleri görüp durmak, onunla vakitgeçirmek gerekir.
“Küçük”lüğü Yetmezmiş Gibi BirDe “Şey”
Buanlamda “Küçük Şeyler”in hiç değilse iki önemli problemi var: “Küçük” olması ve“şey” olarak tanımlanması.
“Küçük”tanımlamasındaki en büyük problem “başka bir şeye göre küçük” ya da “bir şeyinküçüğü” imasını dilsel olarak içinde taşımasından gelir. Nietzsche’nin izindengiderek söyleyecek olursak, karşıtlıklar üzerinden düşünmeye alışmıştırılmışbir kafa hiçbir zaman kendi istencini ya da gücünü bulamayacaktır. Kendisini daimabir başkasına göre kıyaslayarak bulduğu için tepkisel olacak, bu ise, enhafifinden, karşısındakini güçlendirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Büyüğünküçüğü, güçlünün güçsüzü, başarılının başarısızı olacaktır. Farkına varılmadanda olsa yapılan bu kıyasın kendisi iktidar üreticisi konumuna gelmiştir ve işinkötüsü böylesi bir denklemden sağlıklı olarak çıkmak mümkün değildir. Böyleolduğunda örneğin küçük resim, büyük ve orijinal olanın bir eskizi, taslağıolmanın ötesine geçemeyecektir ya da, en fazla, henüz büyümemiş ve büyüyerekolgunlaşacak, gelişecek kategorisine defedilerek zavallılaştırılacak, içindetaşıdığı cevher evcilleştirilerek himaye altına alınmaya çalışılacaktır. Sanatçılarındehalarıyla dolu olan eskizler, not defterleri, kolajlar, yüksek değerden eldeğiştirmesi planlanan büyük boyutlu tuvallerin ancak belirtisi olarakaddedilecektir. Hiç de garip olmamakla birlikte, bütün sanat piyasası baştankabul edilmiş bu garabet anlayış üzerine kurulmuştur. Sanat tarihi her fırsattaaksini işaret ederek, boyut olarak küçük tutulmuş işlerin, taslakların,unutulmuş, gözden kaçırılmış ya da yok sayılmış yapıtların önemini ne kadargösterirse göstersin, piyasa kendi dilini baskın kılmayı bilmiştir. “Küçükşeyler”in varlığı bu yüzden bir kez daha önemlidir.
Ozaman şu soruyu sormak yerinde olacaktır: Küçük kıyasla anlaşılmayacaksa ondanne çıkabilir; o gerçekte nedir?
20.yüzyılın parlak zekâlarından, iktidar mekanizmaları üzerine yaptığıçalışmalarla ön plana çıkmış Michael Foucault buna en güzel cevabı çocuklar veçocukluk üzerine söz aldığında verir. Foucault, çocukluk döneminin büyüklerindünyası tarafından çizilmiş bir perspektifle sürekli olarak yan alan, ikincilbir konu olarak görülmesine, dışlaştırılmasına karşı çıkar. Çocuk, Foucault’nunterimcesinde, büyümemiş kişi değil, insan olmanın başka bir biçimi olaraktanımlanır: Küçük insanlar. Bu tanımlama bizim için yepyeni bir ışık yakmayamuktedir olabilir. Bir şeyin küçüğü olarak değil, küçük olarak insan olmakbambaşka bir şeydir. Her şeyden önce yüzyıllar boyunca içselleştirdiğimiz biriktidar mekanizmasını bizim için görünür kılar. Böylece, küçük insanları insanlıkadına kontrol etmemiz gereken bir zihinsel dönem, yetersiz ve aşağı bir grupolarak görmek yerine özgünlüklerini keşfedebileceğimiz bir alan olarak yeniden elealabiliriz. Primitive Art’ın, Art-Brut’ün ya da çocuk sanatının farklıvechelerinin keşfinin sanat tarihine neler kattığını düşündüğümüzde tanımlamayayönelik yapılmış bu “küçük” girişimin önemi tam olarak anlaşılacaktır. Hattadenebilir ki, bütün modern sanat bu bakış açısının başının altından çıkmıştır.
Edebiyatdünyasının Edgar Allan Poe ile “short story”yi ve Hemingway ve ardılı pek çokbüyük öykücüyle “short short story”yi bulması bunun örneği değil midir? Kafka,“İmparatorun Habercisi” öyküsünde, yarım sayfada bir romanda anlatabileceğinianlatmaz mı? Beckett’ın küçücük alanlarda, çok az sayıda karakter, dekor vekonuşmayla kotarılmış oyunlarında görkemli bir Faust etkisi yok mudur? Sinemada“kısa film”in yaptığı etkiyi de benzer bir sınıfa sokabiliriz. Sinemaya avangardıve deneysel ufukları getiren, video sanatına giden yolu açan odur.
Sonyıllarda “minörlük” olarak anılan ve büyük anlatılara bağlanmadan nasılvarolunabileceğini araştıran söylem de “küçük şeyler” düşüncesinin bir bağlamıolabilir. Ta ki, bu söylemin kendisinin de majör bir varlık kazanarak karşımızadikilme ihtimalini göz ardı etmeyelim.
Buyüzden serginin düzenleyicileri kavramın İngilizce çevirisi için banaulaştıklarında “trifles” deyiverdim. “Miniature art” ya da “little thing” falandeğil, düpedüz “trifles” olmalı bu başlık diye. Tam da üstünde durmayadeğmeyen, fasa fiso, önemsiz öne çıkarılmalı “küçük” tanımında. Keza büyükanlatılara karşı kendini büyük göstermeye çalışmak yerine küçüklüğün altınıçizmek gerekiyor kalın kalemlerle. Kabul etmeliyiz, günümüzde bize bir şeyanlatacaksa “önemsizin arkeolojisi” anlatacak. Bu yüzden, yapabiliyorsak, “küçükşeyler”i ancak “küçücük şeyler” lehine terk etmeliyiz!
“KüçükŞeyler” için diğer büyük problem “şey”lik. Küçük resim değil, küçük heykel,küçük sanat yapıtları vb. değil; küçük “şeyler”.
“Küçükşeyler bunlar; üstünde durmaya değmez!” diyenin aslında çok iyi bildiği, “şey”inmüphemliği ve küçük de görmeye çalışsa “tanıma gelmez”in olanak barındıran gücübu ifade de gizli olan.
Felsefedilinde “şey”, nesne haline gelmemiş, nesne edinilmemiş olarak tanımlanıyor. Birözne tarafından zihinsel olarak üzerine eğilinmediği için müphem kalmış,tanımlanmamış, varolan ama varlığı belirsiz, ifade bulmamış bir alan. Biryandan dilin kurucu gücüne dikkat çeken bir yandan da, örneğin Kant’ın dilinde,bir şeyin kendisi (dinge an sich) olarak varlığını anımsatarak metafiziğe kapıaralayan bir sözcük “şey”. Nesne edinilmeye açık ama henüz varlık alanınagirmemiş, bu yüzden de varlığın durulmuş, sabitlenmiş, iyice tanımlanmış yüzünekarşı “şey”in olanaklara gebe duruşu ön planda. “Oluş”u, akışı, hareketi getiriyor“şey”.
Küçük Şeyler Sergileri
KüçükŞeyler sergileri, hiçbir şey için olmasa bile, bu soruları yeniden ele almamızayol açtığı için önemli.
Eskişehir’deGüzel Sanatlar’ın gözleri ışık dolu genç sanatçıları ve onlar kadar heyecanlıkalmayı başaran öğretim üyeleri tarafından başlatılan “Küçük Şeyler” sergileri,belki başta koyduğu ufku da aşarak yoluna devam etme gücünü buradan alıyor. Herseferinde bünyesine kattığı yeni sanatçılarla yeni “şeyler” keşfediyor. Oşeyleri derleyerek yeni bir “şey” yapma gücünü kendinde buluyor. Küçük oluşunuunutmadan ve küçüklüğünün değerini bilerek yeni öyküler yazıyor, tarihleratıyor.
Busergilerin bütünlüğü üzerine düşünülebilir mi; tek tek sanatçılar üzerindedurarak ya da işlerin açtığı patikalar izlenerek yeni yollara çıkılabilir mi;emin olamıyorum. “Küçük şeyler”in doğasına aykırı bir tutum olurdu sanki bu.Sergilerin bütünlüğü üzerine düşünmek onun sunduğu puzzle’a olan güvensizlik gibigeliyor bana. Küçük şeylerin parçaları elinizde bir son resim olmadan yapmayaçalıştığınız puzzle gibi. Puzzle olarak onun avantajı ulaşmaya çalıştığınız sonresmi bilmemenin güzelliğinde gizli. Tek başlarına geldikleri anlam bütündeolacakları anlamdan tümüyle ayrı olabiliyor; ancak, işin güzel tarafı o ki, buparçalar ancak yan yana geldikleri parçalarla yerlerini bulabiliyorlar. Tamamlandıkçayeni parçaların eksikliğini duyuran, bitmeyen bir resim çıkıyor karşımıza.
Ölçeksorununu şayet bir tablonun eniyle boyunun oranı olarak değil, sanatçınındünyayla olan hesaplaşması olarak alacaksak “Küçük Şeyler”, içinde taşıdığı ileriyedoğru atılma, kendini çoğaltma ama bunu da salt kendisiyle yapmama eğilimleriylebize organik bir skala çiziyor. Varolmanın, soluk alıp vermenin, dünyayakendini eklemenin skalası…
Koskocainsanlık tarihinde hâlâ insan olarak kalmanın ve sanatın küçücük çerçevesi içindebir başka insanı bulmanın son ölçüsü…
Gülten Akın’ın “İlk Yaz” şiiriyle başladık; yine onunla bitirelim:
“Bir gün birileri öte geçelerden
Islık çalar yanıt veririz.”




Resim sanatı, evimize kÜÇÜK şEYLER’le hoş geldin!

Derya Ülker



Bir duvarda resim varsa, onu yıkmak zordur; çünkü o, artık sadece bir duvar değildir. Bunu keşfetmiş olan akıl, bayrakları, paranın üzerindeki resmi, pulla- rı, sembolleri vareden aklın öncesidir.
Mağara duvarını, bugün dahi atıf yapılacak değerine kavuşturan ve yaşatan, dini, kitlelere ulaştıran, iktidarın ütopyalaştırılmış yüzünü, kale duvarlarında görünür kılan, onu koruyan, sonra da yıkılışını müjdeleyen, “resim”dir. Ritüelleri görünür kılan, tarafları açık eden “resim”dir.
Sarayları, kiliseleri kuşatarak, dış cepheleri ve iç dünyaları haykıran, sahibinin sesini ve karşı sesleri taşıyan, giderek evcilleşen, portatifle- şerek, tuvaline kavuşan; burjuva evlerinin, ince zevklerin, tacir rüya- larının, mülkiyetin, yatırımın ziynet eşyasına dönüşen de “resim”dir. İktidarın yeni yüzü olan sermayenin elinde, koleksiyonerleri, yatırım bedellerini, sergileme ve satış alanlarında aracı kurumları var eden; kendi maddi varlığını, plastikliğini yitirdiği noktada dahi, sergileme hakkı ve imgeleri ile hatırı sayılır bir maliyet kalemi haline gelen, yine bizim ömrümüz, konuşma biçimimiz olan “resim”dir.
Derken yine duvarlarda bu kez, ısmarlama değil de tabandan bir öfke ve dertle konuşmaya başlayan, yine bizim öteki ellerimizin resmidir. Banksy’nin Londra’sındaki duvarlar, Demir Perde’li Berlin Duvarı ve Filistin sınırını teşkil eden duvar, üzerindeki yaşanmış- lıklarla sadece birer duvar değildir. Bu duvarlar, kolay yıkılamazlar. Çünkü üzerlerindeki, bize olduğu kadar, herkese ait olması gereken “resim”dir.
Resim, altındaki duvarın varlık sebebini görünür kılar. Tablo açıktır. Bu anlamda yokluğu dahi birçok şeyi ifade etmektedir. Duvarda boş bir çivi, evin “ruhundaki bir delik” gibidir. Bunu keşfetmiş olan akıl da, resimleri tekelleyen ve kilitleyen aklın evvelidir. Evleri özellikle boşlukla tanıştırır. Duvarları yavan, kitaplıkları büfe yapar. Bu aklıevvelliğe, bizim aklımız ve içtenliğimiz üstün gelmelidir. Sanatın, büyük harfler, tabelalar, altın yaldızlı isimlikler, imzalar, camekanlar, senetler ve envanterlerden çıkış yolu evleri göster- mektedir. Evet, sizin bizim evleri... 20x20 cm ebadında resimlerimiz, duvarların üzerindeki sesimiz olmaya, evlerinize hoş gelmeye, size ilk elden ulaşmaya adaydır. Duvardan duvara 7. yankısıyla çarpıp çoğalarak yayılmaktadır. Sanatın, kültür endüstrisinin ellerinde aldığı şekle karşı duruşumuz, küçük adımlarla yürüyüşümüz, kendimizi ifade alanımızdır kÜÇÜK şEYLER.


Back to Top